BASINA ve KAMUOYUNA

Değerli Basın Emekçileri;

 

Bir İnsan Hakları Haftasına da maalesef başta Filistin, Suriye ve Ukrayna olmak üzere Dünyanın bir çok yerinde yaşanan savaş ve çatışmaların sebep olduğu yaşam hakkı ihlalleriyle karşılıyoruz. Bir kez daha temel amacı dünya ve toplumlar arasında barış ve güvenliği sağlamak olan uluslararası toplumu; insancıl hukukun gereği olarak sivil ölümlere ve yıkımlara sebep olan savaş ve çatışmalara karşı göreve davet ediyoruz.

 

Kentimizin insan hakları örgütleri ve bu alanda çalışan meslek örgütleri olarak; bütün saldırı ve yargı tacizlerine rağmen tarihsel tutumumuzla uyumlu olarak insan hakları ihlallerine karşı mücadelemizi büyük bir kararlılıkla sürdürüyoruz. Bu vesileyle, insan hakları mücadelesinde yaşamını yitiren tüm değerli yol arkadaşlarımızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.

 

İnsan haklarına saygı ve demokrasi açısıdan kaygılıyız.

 

Bilindiği üzere yüz yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca toplumsal sorunlar çözümsüz bırakılmış, uygulanan güvenlikçi politikalarla insan hakları ihlalleri normalleştirilmiş, demokratik değerler yok sayılmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda yaşanan ağır insan hakları ihlallerinden sonra Kürt meselesinin barışçıl çözümüne yönelik 2012 yılında başlayan diyalog ve müzakere süreci sonlandırılmasının ardından 2015 yılında başlayan çatışmalı süreçle birlikte antidemokratik uygulamalar artmış, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte temel hak ve özgürlükler alanı daraltılmış hukuk adeta rafa kaldırılmıştır.

 

Anayasaya aykırı bir şekilde seçme ve seçilme hakkı yok sayılarak milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, aralarında HDP önceki dönem eş genel başkanlarının da olduğu milletvekilleri ile yine yerlerine kayyum atanan birçok belediye başkanı, siyasetçi ve insan hakları savunucusu tutuklanmış, AİHM tarafından Demirtaş ve Kavala hakkında verilen ihlal kararları ise hala uygulanmamıştır. Anayasa Mahkemesinin milletvekili olan Can Atalay hakkında ki bireysel başvuruya istinaden vermiş olduğu hak ihlali kararının yargı eliyle uygulanmaması bizleri temel hak ve özgürlüklere yönelik güvenceler açısından fazlasıyla kaygılandırmaktadır. Yakın zamanda Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Üyelerinin mahkeme kararıyla görevden alınması ve yerlerine kayyım atanması;  iktidarın bir kez daha muhalif kişi ve grupları yargı eliyle baskı altına alma ve kendi isteği doğrultusunda dizayn etme istediğini göstermiştir. Yargının, tarafsız ve bağımsızlığını hiçe sayan kararlarıyla sürece dahil olmasının hukuk devleti açısından kabulü mümkün değildir.

 

Bu dönemde tüm ülkede olduğu gibi bölgede de toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile örgütlenme ve ifade özgürlüğü tamamen ortadan kaldırılmış; bu çerçevede birçok siyasetçi, insan hakları savunucusu ve yurttaş hukuka aykırı şekilde gözaltına alınmış, tutuklanmış ve ağır cezalar ile mahkum edilmişlerdir.

 

Türkiye’de ifade ve toplantı özgürlüğünün önündeki engellemelerin en çarpıcı örneklerinden biri Cumartesi İnsanlarının barışçıl bir şekilde sürdürdükleri oturma eylemlerinin idari makamların keyfi yasaklama kararları ile yaklaşık 6 yıl boyunca engellenmesidir. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarına rağmen 6 aydan fazla bir süre yapılamayan bu barışçıl gösteri, gerek Cumartesi İnsanlarının gerekse hak savunucularının ısrarlı mücadelesi sonucunda kısa bir süre önce sınırlı sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunun katılımı şartı ile tekrardan yapılmaya başlanmıştır.

 

Türkiye’de yaşanan ağır hak ihlallerinin en önemli nedeni hiç şüphesiz toplumsal meselelerle yüzleşmemek ve çözümsüzlükte ısrar etmektir. Kürt meselesinin çözümsüzlüğünde ısrar, şiddet ve güvenlikçi politikalar hak ihlallerinin artmasına neden olmaktadır. Artan güvenlikçi politikalar ve yoğunlaşan operasyonlarla her gün yeni can kayıpları yaşanmaktadır. Bu can kayıplarının önüne geçmek elbette ki devletin yükümlülüğündedir.

 

Ülkenin en acil gündemi olan Kürt meselesi bir an önce demokratik zeminde diyalog ve müzakere yöntemleriyle çözülmesi çağrısında da bulunuyor, toplumun barış hakkının bir an önce tesis edilmesini istiyoruz.

 

Son yıllarda bölgede yaşanan çatışmalarda yaşamını yitirenlerin cenazelerin ailelerine teslim edilmesi sürecinin uzaması ve cenazelerin teslim ediliş şekli, hukuk ve vicdan yok sayılarak cenazeye saygı ve gömülme hakkı açıkça ihlal edilmektedir.

 

Türkiye’de basın özgürlüğü üzerindeki baskı artmış, çok sayıda basın emekçisi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Bugün hala onlarca gazetecinin hapishanelerde olması, ülkedeki basın hürriyeti üzerindeki baskı politikalarının ne düzeyde olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Değerli Basın Emekçileri;

 

Sağlık hakkı; en temel hak olan yaşam hakkının güvencesidir; bu hak kapsamında hasta kişilerin tedavi görmelerinin engellenmesi yaşam hakkına doğrudan müdahaledir. İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonunun 2022 yılı verilerine göre en az 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpus bu haklardan yoksun şekilde hapishanelerde tutulmaktadır. Hasta mahpusların nitelikli sağlık hizmetine erişim hakları ihlal edilmekte ve hapishane süreci mahpuslar açısından sürekli bir işkenceye dönüşmektedir. Özellikle hapishanelerde çeşitli gerekçelerle yapılan çıplak arama, kelepçeli muayene, keyfi gerekçelerle verilen disiplin cezaları ile yapılan sürgün ve sevk uygulamaları yaygınlaşmıştır. Çıkarılan yönetmeliklerle süregelen infazdaki adaletsizlik derinleştirilmiş, idari gözlem kurulu raporuna istinaden cezasının infazını tamamlamış yüzlerce mahpus keyfi idari kararlar ile hapishanede tutulmaya devam edilmektedir. Bu durum Anayasanın kanunilik ilkesine aykırı olduğunu gibi kişi özgürlüğü ve güvenliğe hakkının ağır ihlaline sebep olmaktadır. Hapishanelerle ilgili bir diğer önemli ihlal konusu ise, başta İmralı Yüksek Güvenlikli F Tipi Kapalı Cezaevi olmak üzere birçok cezaevinde süregelen tecrit uygulamalarıdır.

 

Hapishanelerdeki tecrit başta olmak üzere meydana gelen kategorik hak ihlalleri BM Mandela Kuralarına, CPT tavsiyelerine ve 5275 sayılı İnfaz Kanunu’na aykırıdır. Hapishanelerde kişiye özgü uygulamaların, insan hakları anlayışı ve insancıl hukukla bağdaşmayan bir durum olduğunu, tecrit ve izolasyonun ulusal ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu belirterek bir an önce yasal olmayan bu uygulamaya son verilmesi, İmralı ada hapishanesinde bulunan Abdullah Öcalan, Veysi Aktaş, Ömer Hayri Konar,Hamili Yıldırım’ın gerek avukat gerekse aile görüşlerinin ivedilikle yaptırılması yönünde çağrıda bulunuyoruz.

 

Türkiye’de kişi özgürlüğü-güvenliği ve işkence yasağı da sistematik ihlal konuları arasında yer almaktadır. Yurttaşlar; gözaltı merkezlerinde, gözaltına alınırken veya gözaltı yerleri dışında işkence ve kötü muameleye, yasadışı sorgu ile muhbirlik dayatmasına yaygın ve sistematik bir biçimde maruz kalmaktadırlar. Bu ihlallerin yaygınlaşmasının en önemli nedeni, yargının kamu görevlilerinin işlediği ağır insan hakları ihlallerine yönelik dosyalardaki cezasızlık politikasıdır. Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu Türkiye’de çözülemeyen bir kronik sorun olarak ciddiyetini korumaktadır.

 

Kadın Cinayetleri Artarak Devam Etmekte, Kadınlar Yaşamın Her Alanında Zorluklarla Mücadele Etmektedir.

 

Türkiye’nin kadınları şiddete karşı koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, kabul edilebilir bir durum değildir, bu karardan bir an önce dönülmelidir. Kadın cinayetlerinde ceza yargısının önleyici etkisi, failleri özendirir derecede işlevsiz hale getirilmemelidir. Hiçbir toplumsal norm veya gelenek kadına yönelik şiddeti aklayamaz, meşrulaştıramaz. Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet, Devletin gücüyle önlenebilir; kamu gücü bu konuda üzerine düşen sorumluluğunu yerine getirmelidir. Öte yandan kadınların iş yaşamına katılımları önündeki engeller kaldırılmalı, kadınların iş yaşamına katılımını teşvik edici girişimlerde bulunulmalı ve toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde yeni yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı politikalar ekseninde LGBTİ+ bireylere yönelen nefret söylemi ve saldırıların bu yıl da yoğunlaştığına tanık olmaktayız. Özgür ve eşit bir toplumun temsili, çok taraflı ve adil politikaların uygulanmasıyla mümkündür. Kimliklerin eşit, özgür ve toplumsal yaşamda bir özne olarak temsiliyetinin sağlanması, hak temelli ve çoğulcu politikaların uygulanması ile mümkündür.

Çocuklara İyi Bir Gelecek Hazırlamak Devletin Görevidir.

 

Öncelikle çocuk hapishaneleri derhal kapatılmalıdır. Çocuk haklarının bariz bir ihlali olan bu uygulamaya son verilmeli ve ceza kanunu ile itilafa düşmüş çocuklara mahpusluk dışında bir tedbir uygulanabilmesi için konunun uzmanları tarafından bir çalışma yürütülmelidir. Çocuk ceza hukuku kapsamında, çocuğun üstün yararı ilkesini temel alan uygulamalar güçlendirilmeli ve kalıcılaştırılmalıdır. Bu konuda Devletin tüm idari ve adli organları STK’ler ile koordine bir şekilde çalışmalıdır. Çocuk hakları konusunda gerek ulusal mevzuat gerekse uluslararası sözleşmeler her alanda sıkı bir şekilde uygulanmalıdır.

 

Değerli Basın Emekçileri;

 

Sonuç olarak; BM Evrensel Beyannamesine taraf olan başta Türkiye olmak üzere tüm ülkeleri her şart ve koşul altında dil, din, ırk, milliyet, cinsiyet, etnik ve kültürel farklılık ayrımı yapmadan sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeye davet ediyor, yaşam hakkının kutsal olduğu vurgusunda bulunarak özgürlüklerle dolu, insan onuruna uygun bir yaşam temenni ediyoruz.